İlk Kabus: İlk Dini Obsesyon- Takıntı Krizi

Ecem Y. isimli üyemiz yaşadığı ilk obsesyon tecrübesini aşağıya aktarmış. Tüm dini obsesiflerin aklından benzer kelimeler ve ifadeler geçiyor. Bu durum kahrolacak bir durum değil. Sonuçta bu Allahı seven insanların, onu umursayan insanların hastalığı.

Bir uyarı yapmadan da geçmeyelim. Obsesyon öğrenilen bir hastalıktır. Yani eğer bir başkasının obsesyonunun şeklini öğrenirseniz onu kazanabiliyorsunuz. Kötü psikologların sık sık yaptığı bir hatadır aynı zamanda bu. Bu sebeple dini obsesyonu ve Allahla ilgili imgelem ve cinsel takıntılarınız yoksa aşağıdaki yazıyı okumayın. Ama böyle takıntılarınız varsa tam size göre bir yazı dünyada yanlız olmadığınızı ve bunların aslında hiç önemli olmadığını gösteriyor. Herkesin yaşayabileceğini gösteriyor. Sizi rahatlatıyor. Ve düşüncelerinizin anlamsızlığını fark ediyorsunuz. Güzel paylaşım için teşekkürler.

İLK KABUS

Herkese merhaba .Öncelikle bu yazıyı okurken eminim satırları ilerlettikçe acaba aklıma bir şey gelecek mi diye tedirgin olup kendinizi bir şekilde rahatlatıp benim yazımı okumaya devam edeceksiniz .İçinize cevap vermeyin .Birkez yaparsanız bu yazıyı bitirene kadar içinizi kemirir …

O kadar güçlü bir hafızam var ki bu şeyin bana olduğu o geceyi asla unutmuyorum. Bir film oynuyordu Tanrı’nın Unuttuğu Çocuk adı. Buraya kadar her şey normal. Filmi izledim çok beğendim tam yatmaya hazırlanıyordum birden beynimde bi şimşek çaktı sanki. Bu nasıl bir fikir,nasıl bir duygu nasıl bir düşünce dedim kendime. O anı size tarif etmem mümkün değil… Aklıma gelen şey bunu yazarken bile ölüyorum ama hepinizin nelerle savaştığımı okumanızı istiyorum.. Aklıma gelen şey.. Allah’la beraber olunur muydu… Lanet okudum kendimden nefret ettim. Unutamadım. Bir saniyede bütün beynimi kapladı .Kurtulmak istedikçe daha çok sardı etrafımı .Kimseye bişe anlatamıyordum bundan nasıl kurtulacagımı bilmiyordum.

Her gün kahroldum .Ben böle bir şeyi nasıl düşünürüm böle bir şey aklıma nasıl gelebilir diye her gün kendimi idam ettim .Düşünsenize gayet keyifli bir gece tam uyuyacaksınız ve birden pat bi şey geldi aklınıza …Bundan sonraki zamanlarım öyle zor geçtiki .Allah’ı her anmak istediğimde bu iğrenç düşünce beynimde yankılandı ben susturmak istedikçe o bağırdı .Kahroluyordum eriyordum ölmek istiyordum ama nafile.

14-15 yaşlarındasınız ve bunun sadece size ait bir şey oldugunu düşünüyorsunuz bunun bir hastalık oldugunu bilmiyorsunuz en zoru da buydu.. Bende kendimce bi yol buldum . Örneğin Allah’ı anacağım zaman yada birisi Allah dediğinde biliyordum bu kötü düşünce gelecek ‘Allah’la beraber olmak ‘ diye yankılanacak ben de dedım kı o sesin cumlesını tamamlamasına izin vermeyecegım yada saçma sapan bır kelıme uyduracagım .Tam aklımda çagrışacakken atıyorum Allah’la berkolok yada bertanes gibi kelımeler uydurup o pis dusuncenın bi nevi rotasını şaşırtmayı başarmaya başladım . Ve sanırım işe yaradı . Bunu yaptıkca unuttum ve canımı yakmasına engel olmayı öğrendim .

Şuan 19 yaşındayım ve kendı kendıme duşunup o zamanlar ızdırap çektiğin şey aslında bir hastalık ve zamanı geldıgınde sen bunu başkalarına yazma cesaretı bulacaksın ve onlar seni en azından yadırgamayacaklar deseydim sanırım çok gülerdim .Şuan her cümleme iç çekiyorum bugun bu şekılde yazdığım bu olay o zamanlar benim ömrümden on sene çalmıştı . Allah’ı o kadar çok seviyorum ki ona tek bir harf bile kötü bir niyetim küfürüm sözüm olmadı olamaz da. beni duyuyordur çünkü yemin ederim ki böyle bır iğrençliği asla düşünmek istemedim. Bu nasıl oldu nasıl gelişti hiç anlamadım. Ömrüm boyunca da anlayamayacağım. Bu size benım başıma gelen ilk OKB nöbetimdi .Dünyada sadece benim boyle oldugunu düşündüğüm hayatınızın neresine dönmek ve silmek istersiniz sorusuna verecegim tek cevap tek anım …

Şuan ezan okunuyor dilerim Allah duamı kabul eder ve hepimize şifa verir. Bana olan bu şeyi şuan tek bir yakınım biliyor ve birde siz .Umudumuzu asla kaybetmeyelim asla . Bu ılk ve son aklıma gelen şey değildi malesef bütün olanları yazacağım beni anlayacağınıza ve kalben bir olacagımıza şüphem yok çünkü ben hayatımda bak bir şey anlatacagım ama yanlış anlama beni anlamaya çalış demeden en özelimi şuan adını dahi bilmediğim insanlara anlatıyorum anlatacağım da …Bu yazıyı okuyup yalnız degilsin demenizi hissetmem bile benım ıcın cok buyuk bir adım … Şimdilik hoşçakalın .

Yasal Uyarı: Doktora reçete ettirmeden ve doktordan kullanım özelliklerini öğrenmeden ilaç kullanmayınız. Bitkisel ilaçları tıbbi ilaçlarla kullanmadan önce doktorunuza danışınız. Yukarıda ve bu sitede yer alan bilgiler site yöneticisinin ve ziyaretçilerin sadece şahsi tecrübeleri ve kendi fikirleridir. Bilimsel olarak ispatlanmamışlardır. Burada yer alan bilgiler hatalı, güncelliğini yitirmiş olabilir. Size uygun gelen bilgileri psikiyatristinize/ psikologunuza- doktorunuza danışmadan uygulamayınız. Okuyucularımızın bu siteden öğrendiklerinizi uygulamalarından kaynaklı ve bu sitede yer alan bilgilerden kaynaklı sorunlarda yasal sorumluluk kabul edilmez. Yazılar sadece bilgi amaçlıdır.

Comments

comments

İlk Kabus: İlk Dini Obsesyon- Takıntı Krizi” üzerine 7 yorum

  1. sabırla ve namazla ALLAH’tan yardım isteyeceğiz.bu derdi bize veren Rabbimizdir.Şifayı da ondan istersek geçecek ALLAH’ın izniyle. risale-i nurları okumak da insana çok geniş bir bakış açısı kazandırıyor.RABBİM HEPİMİZE ŞİFA VERSİN İNŞALLAH..

  2. EY MARAZ-I VESVESE İLE MÜPTELÂ! Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen [korkmazsan] hafif olur, mahfî [gizli] kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mahiyetini bilsen, onu tanısan, gider.
    Öyle ise, şu musibetli vesvesenin aksâm-ı kesiresinden [çok kısımlarından] kesîrü’l-vuku [çok görülen] olan yalnız Beş Vechini beyan edeceğim; belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle birşeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder [def eder]. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

    BİRİNCİ VECİH – BİRİNCİ YARA
    Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şüpheden şetme [çirkin söz, kötü düşünce] döner. Hayale karşı şetme [çirkin söz, kötü düşünceye] benzer bazı pis hatıraları ve münâfi-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir, ye’se [ümitsizliğe] düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi, Rabbine karşı sû-i edepte [edepsizlikte] bulunuyor. Müthiş bir halecan [titreme, çarpıntı] ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:
    Bak, ey biçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil, belki tahayyüldür [hayal etmektir]. Tahayyül-ü küfür [küfrü hayal etme], küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetm [çirkin sözü hayal etme, kötü düşünceyi hayal etme] dahi şetm değildir. Zira, mantıkça, tahayyül [hayal etmek], hüküm değildir. Şetm ise hükümdür.
    Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir [üzüntülü] ve müteessiftir [eseflidir]. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden [şeytanın verdiği kuruntudan] geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır [zarar verdiğini zannetmektir]. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır [zarar gören] olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü [hayal etmeyi] hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.

    İKİNCİ VECİH
    Budur ki, mânâlar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder [dokur]. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh [kusurdan uzak] ve temiz iseler, suretler mülevves [kirli, pis] ve rezil ise, giymek yoktur, fakat temas var. Vesveseli adam, teması, telebbüsle [giyme ile] iltibas eder [karıştırır]. “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik [aşağılık, çirkinlik], bu hisset-i nefs [nefsin aşağılığı], beni matrud eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder.
    Şu yaranın merhemi şudur: Dinle ey biçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihânesinin [temiz edebin] vesilesi olan zahirî taharete [görünürdeki temizliğe], batnının bâtınındaki [içinin içindeki] necaset [pislik] ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle de, maânî-i mukaddesenin [mukaddes manaların], suret-i mülevveseye [kirli ve çirkin görüntülere] mücavereti [komşulukları] zarar etmez. Meselâ, sen âyât-ı İlâhiyeyi [Allah’ın ayetlerini] tefekkür ediyorsun. Birden, bir maraz, ya bir iştiha [fazla istek], ya bevl [idrar] gibi bir emr-i müheyyic [heyecan verici iş] şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, devâ-i illet ve kaza-i hâcetin [ihtiyaç giderme] levazımatını [gerekenlerini] görecek, bakacak, onlara münasip süflî suretleri [aşağılık görüntüleri] nescedecek [dokuyacak]. Ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis [sakınca] vardır, ne televvüs [kirlenme] var ve ne zarar var ve ne hatar [tehlike] var. Yalnız hatar [tehlike] ise, hasr-ı nazardır [dikkati o meseleye yöneltme], zann-ı zarardır [zararlı sanmaktır].

    ÜÇÜNCÜ VECİH
    Budur ki: Eşya mabeynlerinde [eşyanın arasında] bazı münasebât-ı hafiye [gizli münasebetler] bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul olduğu san’ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış.
    Şu sırr-ı münasebettendir [münasebet sırrındandır] ki, bazan bir mukaddes [kudsi] şeyi görmek, bir mülevves [pis] şeyi hatıra getirir. Fenn-i beyanda [konuşma bilimnde] beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet [zıtlık] ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir [yakınlık sebebidir].” Yani, iki zıddın suretlerinin cem’ine [bir araya gelmesine] vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir [hayali münasebet]. Bu münasebetle gelen tahattura [hatırlamaya] “tedâi-yi efkâr” [fikirlerin bir birini çağrıştırması] tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye [kötü ve çirkin şeylere] sevk eder.
    Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra [fikirlerin bir birini çağrıştırmasına] müptelâ [bağımlısı] ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; tâ o zayıf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun [hatırlaman] melekeye [alışkanlığa] döner, bir maraz-ı hayalî [hayali hastalık] olur. Korkma, maraz-ı kalbî [kalbi hastalık] değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan, hassas asabîlerde [sinirli insanlarda] daha galiptir. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir.
    Şu yaranın merhemi şudur ki:
    Tedâi-yi efkâr [fikirlerin bir birini çağrıştırması], galiben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide [çağrışımda] mücaveret [komşuluk] var, temas ve ihtilât [karışma] yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri [bir birini çağrıştıran zıt fikirler] birbirine sirayet etmez [bulaşmaz], birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri [komşulukları] var. Ve füccar ve ebrârın karâbetleri [günahkar ile iyi kimselerin yakınlıkları] ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla [sevkiyle], istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın [temiz, pak fikirlerin] içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

    DÖRDÜNCÜ VECİH
    Amelin en iyi suretini [şeklini] taharrîden [araştırmadan] neş’et eden [meydana çıkan] bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüt ettikçe [üzerine düştükçe], hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terk ettiriyor. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se [ümitsizliğe] düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var.
    BİRİNCİ MERHEM:
    ……
    Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde [aslında, gerçekte] varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın [bilmedin]. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir [doğrudur], hem hasendir [güzeldir].
    ……
    Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate [şeriatın görünürdeki yönüne] muvafık [uygun] olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe [kendini beğenmeye] girme.
    İKİNCİ MERHEM: Dinde harec yoktur. لاَحَرَجَ فِى الدِّينِ Madem dört mezhep haktır. Madem istiğfara müncer olan [istiğfarı netice veren] derk-i kusur [kusurunu anlama] ise, gurura müncer olan [gururu netice veren] hüsn-ü amelin rüyetine [amelini güzel görmeye] —böyle vesveseli adama—müreccahtır [tercih edilir]. Yani, böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır [daha iyidir].
    Madem böyledir. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal bir harecdir [zorluktur]. Hakikat-i hale muttali olmak [halin hakikatini bilmek veya halin hakikatine ulaşmak], güçtür, dindeki yüsre [kolaylığa] münafidir[aykırıdır].1 لاَحَرَجَ فِى الدِّينِ 2اَلدِّينُ يُسْرٌ [dinde zorluk yoktur] esasına muhaliftir [zıttır]. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka [hak olan bir mezhebe] muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal [en azından] ben aczimi itiraf ederek, ibadeti lâyıkı vechile eda edemediğimden [layık olduğu şekliyle yerine getiremediğimden] istiğfar ve tazarru [yakarış] ile merhamet-i İlâhiyeye [Allah’ın merhametine] dehâlet edip [sığınıp], kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilâne [kendi kusur ve aczini bilerek] bir niyaza [yalvarmaya] vesiledir.

    BEŞİNCİ VECİH
    Mesâil-i imâniyede [imani meselelerde] şüphe suretinde gelen vesvesedir. Biçare vesveseli adam, bazan tahayyülü [hayal etmeyi] taakkul [akıl erdirme] ile iltibas eder [karıştırır]. Yani, hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip [zannedip], itikadına halel [zarar] gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şüpheyi, imana zarar veren bir şek [şüphe] zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği [zihninde şekillendirdiği] bir şüpheyi, tasdik-i aklîye [aklen doğrulamaya] girmiş bir şüphe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü [inkarla ilgili bir hususu düşünmeyi], küfür zanneder. Yani, dalâletin [hak yoldan sapmanın, inançsızlığın] esbabını [sebeplerini] anlamak suretinde kuvve-i müfekkirenin [düşünme duygusunun] cevelânını [dolaşmasını] ve tetkikatını ve bîtarafâne muhakemesini [tarfsız değerlendirmesini], hilâf-ı iman [imana zıt] zanneder. İşte, telkinât-ı şeytaniyenin [şeytanın telkinlerinin] eseri olan şu zanlardan ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel [inancıma zarar] gelmiş” der. O haller galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz-ü ihtiyarîsiyle [insanın iradesiyle] ıslah edemediğinden [düzeltemediğinden] ye’se [ümitsizliğe] düşer. Bu yaranın merhemi şudur ki:
    Tahayyül-ü küfür [küfrü hayal etmek], küfür olmadığı gibi, tevehhüm-ü küfür [küfür olmadığını bildiği halde küfürü gibi vehimlenme] dahi küfür değildir.Tasavvur-u dalâlet [inançsızlığı zihinde şekillendirme], dalâlet [inançsızlık] olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet [inançsızlığı düşünmek] dahi dalâlet değildir [inançsızlık değildir]. Çünkü hem tahayyül [hayal etme], hem tevehhüm [olmayan şeyi varmış gibi düşünme, kuruntuya kapılma], hem tasavvur[zihinde şekillendirme, tasarlama], hem tefekkür [düşünme], tasdik-i aklîden [aklen doğrulamaktan] ve iz’ân-ı kalbîden [kalben kabul etmekten] ayrıdırlar, başkadırlar.
    ……
    Eğer desen: “Bu derece mü’minlere muzır [zararlı] ve müz’iç olan [sıkıntı veren] vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?”
    Elcevap: İfrâta [aşırılığa] varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla [vesevesenin üstün gelmemesi], asl-ı vesvese [vesvesenin aslı] teyakkuza [uyanıklılık ve dikkatliliğe] sebeptir, taharrîye [araştırmaya] dâîdir [sebeptir], ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü [aldırış etmemeyi] def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda [imtihan diyarında], şu meydan-ı müsabakada [yarış meydanında] bize bir kamçı-yı teşvik [teşvik kamçısı] olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîme [sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve her şeyi hikmetle yapan Allah’a] şekvâ [şikayet] etmeli,
    اَعوُذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ (euzübillahimineşşeytanirracim) demeli.

  3. Bu tür sıkıntılar bir çok insanda olur. Özellikle asabi hassas insanlarda ve gençlerde. Bunları yaşayan birisi olarak şu kadarını söyleyeyim ki, dinen böyle hayale gelen şeylerden dolayı sorumluluk olmaz. Buna maraz-ı hayali denir. Çünkü bu duruma siz razı değilsiniz ki, böyle sıkıntı çekiyorsunuz. Dini eserlerden detaylarını aktarmaya çalışacağım. Böylece kendinizin pis olmadığını göreceksiniz, inşaallah. Detaylarını bir sonraki yorumda aktarmaya çalışacağım.

  4. Allah Korusun Bizleri Amin .Bendede oluyo.Kendimi cok pis bi insan olarak anliyorum.Allahim yardim ol bize hepimize ……

  5. Buna benzer seyler ben de yasadim (hala zaman zaman oyle dusunceler geliyor) cok buyuk bir izdirap ama kesinlikle bir hastalik ve zamanla gececek insallah

    1. Hastalık olduğunu bilmek, bunu günah boyutunda takılıp yaşamamak, bu durumdaki insanlara verilebilecek en güzel ilaç bence.

Bir Cevap Yazın